(…) “Uyudunuz mu benim yavrularım?” derdi.

Burunlarımızı yorgandan çıkarıp “Ninecim!” derdik“Isındık ama uyumadık. Anlatsana bir şeyler…”

“Yok mari! Olmaz gecenin bu saatinde. Kalkar her biri ezanda. Sabah giderler işlerine. Hiç durmadan çalışırlar hep. Geldik buralara ne oldu? Çıkmadı bize kimse sahip. Vermediler herhangi bir iş. Aldım oğluma Naciye’yi de o da geldi, oldu burada perişan!.. Solacak gül gibi yanakları. Ama söyleyemem kimseye. Oğlum kızar bana, “Sus be ana! Tutturma ‘Memleket! Memleket!’ diye. Bilir ki büyüklerimiz çağırmıştır bizi buralara. Çalışır geçiniriz.” Bir o çalışır. Mezbahada keser güzelim hayvanları. Hiç konuşmaz oldu. “Başka iş yok mu mari?” diye her gördüğüme sordum. Fabrika var derler. Biz makine hiç bilmeyiz. Topraktır bildiğimiz. Ama toprağı iyi biliriz. Oğlumu da koruyamam yün çorap örmekle o kanlardan, o karanlıktan... Nerede taşı toprağı derler İstanbul’un altınmış diye... Zaten taştan olmaz altın. Toprak da burada yok…

Odayı bir yabancılık sarardı.

Sabahat’ın ağlamış olacağını düşünürdüm.

Amcamın eklem yerleri genişlemiş ellerini, parmaklarındaki derin, kapanmış yara yerlerini düşünürdüm. Bayramlarda yengemin özenle hazırlayıp ütülediği ipek mendilini bir türlü katlayıp cebine koyamazdı. İpek, ağaç kabukları gibi sertleşmiş ellerine takılıp ipliklenirdi. Amcamı bayramlarda tertemiz yaparlardı yengemle ninem. Onun sanki derisine geçmiş olan ağır et kokusunu yok etmek için tenekede ısıtılan suları arka arkaya taşırlardı gusülhaneye. Amcam o günler bazı şeyleri unutmuş gibi olurdu. Kara giyimlerini giyer, ince yakalı mintanının aklığı yorgunluğunu alırdı. İlle de o ipek mendil cebe konurdu. Bu, bayramın töresiydi. O mendilse Naciye yengemin damatlık armağanlarından arta kalandı, diğerleri satılmıştı. Elini gider öperdik Sabahat’la. O katı, bozulmuş elini öptüğümde içimde büyüyen güvenle sevgiyi taşıyamaz olurdum. Gözlerime yaşlar dolardı. Babam ölmüştü üç yıl önce ama sanırım babamı da yaşasa amcamdan daha çok sevemezdim…

Edirne’nin Köprüleri - “Parasız Yatılı” YKY 29. Baskı s. 84-85


(…) Bazılarının ellerinde bakır yemek tasları olurdu. Bu, kadınların sevecenliğini belirtirdi. Bizce, yengem gibi ipekten, melekten olma kadınlar, hazırlardı onların azıklarını. Bu düşünce tersane işçilerinin katı yüzlerindeki yoksulluğu silerdi. Yengem gibileriyle yoksulluk çekilir olurdu çünkü…

Edirne’nin Köprüleri - “Parasız Yatılı” YKY 29. Baskı s. 84-85